“Gerçek yaratıcılar, yıkıntılar üzerine yerleşmeyi kabul edemezler.”

Post-modern dünya, düşüncenin ve edimin ne denli büyük bir entropiye uğradığını gözler önüne serer. Bunu, içinde yaşadığımız zamanı olumsuzlamak anlamında söylemiyorum. Bilim, düşünce paradigmalarını derinden sarsmıştır. İnsani yaşantının geçmişteki ontolojik dayanakları darmadağın olmuştur. Geçtiğimiz yüzyılın başından beri sanatsal dil, batılı sanatçı tarfından yıkıma uğratılmıştır zaten. Sanatçı her zaman derin bir sezgi sonucu, rasyonel düşünceden birkaç adım önden gitmiştir. Hiçbir sanatçı, eserlerinin yozlaşıp yok olacağı inancıyla üretmez; ancak arkaik insanın, düzensizliğin yükselişi karşısındaki tutumunu benimseyebilir: Yeni bir sanat evreni yaratmak için kendi sanatsal dünyasının yıkımına katkıda bulunmak. Kurulu sanat evrenindeki yokoluşa doğru gidiş, bize post-modern dünya karşısında nasıl bir tutum sergileyebileceğimize dair esin kaynağı olabilir: Felsefi düşüncenin ağırbaşlı ve temkinli tutumu karşısında, sanatkârane bir “altın vuruş”. Gerçek yaratıcılar, yıkıntılar üzerine yerleşmeyi kabul edemezler. Zeminin her türlü pislikten arındırılması ve kutsanması, yeni inşa edilecek yapının sürekliliği açısından gereklidir.

Kategori: 1. Paragraflar | Leave a comment

Acı ve Hakikat

Geçtiğimiz günlerde çok sevdiğim bir dostumu kaybettim. Severek, neşe içinde yaşardı. Hayat oyunundan çekildi işte. Ardında anılar kaldı.

Ölüm yegâne hakikatimiz. Şu içinde bulunduğumuz evrende her şey, bir oluştan diğerine devinip dönüşür. Ölüm de kendi hakikatine dönüşmektir bir anlamda. Hakikatin nasıl bir şey olduğunu bilmeyen biz canlılar için ise, bir sevdiğimizin ölümü derin bir ruhsal acı demektir. Oysa ölüm sıradan, biraz feylesofça bir bakışla da, basbayağı zarif bir doğa olayıdır. Dindar bir insan ise ölümü, ölenin Hakk’ına kavuşması olarak kabul eder. Yani işin aslına bakarsak, ölümün yegâne değişmez gerçekliğimiz olduğunu, hepimiz kendi perspektifimizden pekâlâ biliriz. Kendi yegâne hakikatine dönüşen bir insanın ardından neden canımız acır o zaman? Kendi ölümlüğümüzle yüzleşmenin verdiği bir acı mı bu? Yoksa bir kopuş mu canımızı bu kadar yakan?

Ana rahminden kopup dünyaya geldiğimizde acı çekeriz. Anne sütünden kesildiğimizde acı çekeriz. Yerimizden yurdumuzdan koptuğumuzda acı çekeriz. Sevdiğimizden ayrıldığımızda acı çekeriz. Aslında hep kendi otantik özümüzden ayrı kaldığımız için acı çekeriz de, bunun farkında olmadığımız için insanlarda ve olaylarda nesneleştiririz acıyı. Nesneleştirdikçe de gerçek sebebinin üstü kat kat örtülür. Ama ola ki işin aslını sezersek, kendi hakikatimize hasret kaldığımızı yani, o zaman anlarız ki maruz kaldıklarımız yüzünden değil; sebep olduklarımız yüzündendir çektiğimiz acı. Yüksek insanlık bilincinin başladığı yer de burası olmalı; insanın kendisiyle yüzleşmesi. Ölüm bizi kendisiyle değil, kendimizle yüzleştirir. İnsanın kendisiyle yüzleşmesi büyük katarsistir, mahşerin ta kendisidir. Eğer dinginliğe ulaşabilirsek sonunda, o zaman anlarız ki, aslında bir parça olarak, bütünden koptuğumuz için acı çekeriz. Acı her zaman bir kopmadır. Fiziksel acı da buna dahil.

Acıdan kurtuluş, insanın hakikatinde son bulur; ölümde. Ama ölüm de bu dünyaya ait değil. Ha, zayıf ama pekâlâ hayal edilebilir bir ihtimal olarak, sebepsiz ve beklentisiz sevgi var bir de; felsefi ve ontolojik sıfatıyla “aşk” yani. Ona da insanın bünyesi ne kadar dayanırsa artık…

Hüznü ise acıdan saymıyorum.

Ahmet Erülgen’in şerefine!

Kategori: 1. Paragraflar | Yorumlar Kapalı