Monthly Archives: Eylül 2011

Acı ve Hakikat

Geçtiğimiz günlerde çok sevdiğim bir dostumu kaybettim. Severek, neşe içinde yaşardı. Hayat oyunundan çekildi işte. Ardında anılar kaldı.

Ölüm yegâne hakikatimiz. Şu içinde bulunduğumuz evrende her şey, bir oluştan diğerine devinip dönüşür. Ölüm de kendi hakikatine dönüşmektir bir anlamda. Hakikatin nasıl bir şey olduğunu bilmeyen biz canlılar için ise, bir sevdiğimizin ölümü derin bir ruhsal acı demektir. Oysa ölüm sıradan, biraz feylesofça bir bakışla da, basbayağı zarif bir doğa olayıdır. Dindar bir insan ise ölümü, ölenin Hakk’ına kavuşması olarak kabul eder. Yani işin aslına bakarsak, ölümün yegâne değişmez gerçekliğimiz olduğunu, hepimiz kendi perspektifimizden pekâlâ biliriz. Kendi yegâne hakikatine dönüşen bir insanın ardından neden canımız acır o zaman? Kendi ölümlüğümüzle yüzleşmenin verdiği bir acı mı bu? Yoksa bir kopuş mu canımızı bu kadar yakan?

Ana rahminden kopup dünyaya geldiğimizde acı çekeriz. Anne sütünden kesildiğimizde acı çekeriz. Yerimizden yurdumuzdan koptuğumuzda acı çekeriz. Sevdiğimizden ayrıldığımızda acı çekeriz. Aslında hep kendi otantik özümüzden ayrı kaldığımız için acı çekeriz de, bunun farkında olmadığımız için insanlarda ve olaylarda nesneleştiririz acıyı. Nesneleştirdikçe de gerçek sebebinin üstü kat kat örtülür. Ama ola ki işin aslını sezersek, kendi hakikatimize hasret kaldığımızı yani, o zaman anlarız ki maruz kaldıklarımız yüzünden değil; sebep olduklarımız yüzündendir çektiğimiz acı. Yüksek insanlık bilincinin başladığı yer de burası olmalı; insanın kendisiyle yüzleşmesi. Ölüm bizi kendisiyle değil, kendimizle yüzleştirir. İnsanın kendisiyle yüzleşmesi büyük katarsistir, mahşerin ta kendisidir. Eğer dinginliğe ulaşabilirsek sonunda, o zaman anlarız ki, aslında bir parça olarak, bütünden koptuğumuz için acı çekeriz. Acı her zaman bir kopmadır. Fiziksel acı da buna dahil.

Acıdan kurtuluş, insanın hakikatinde son bulur; ölümde. Ama ölüm de bu dünyaya ait değil. Ha, zayıf ama pekâlâ hayal edilebilir bir ihtimal olarak, sebepsiz ve beklentisiz sevgi var bir de; felsefi ve ontolojik sıfatıyla “aşk” yani. Ona da insanın bünyesi ne kadar dayanırsa artık…

Hüznü ise acıdan saymıyorum.

Ahmet Erülgen’in şerefine!

Kategori: 1. Paragraflar | Yorumlar Kapalı

Aşağıların Aşağısında

Aile meclislerinin toplanarak kadınların katlini vacip kılmaları, bugünlerde tepkilere neden oluyor. Eskiden sıradan birer ahlak ya da töre cinayeti haberi olarak geçerdi benzeri vakalar. Bugün, demokratik toplum örgütleri kadın katliamına, dayağa, kötü muameleye tepki gösteriyor. Peki, bu tepkiler Türkiye’nin değiştiğini mi gösteriyor? Hiç sanmıyorum.

Töreye tepki göstermekle töre ortadan kalkmaz. Töre, bir grup insanın devlete ve çağın anlayışına rağmen kendi inançlarıyla ve ahlakıyla yaşama konusundaki ısrarıdır. Bu ısrar, demokratik yasalardan daha etkilidir; zira heteronomdur, kadim geçmişe uzanan kökleri vardır; ki kimse bunları hatırlamaz. İşte bu amnesia yüzündendir ki, kültürün bir parçası olarak varlığını sürdürür. Kültür toplumların bilinçdışı gibi çalışır; ortaya çıkış gerekçesi unutulmuş, rasyonalitesinin pek bir geçerliliği kalmamış insiyaki davranışlar bütünüdür. İnsanlar, artık geçerliliği kalmamış olan rasyonalitesini düşünmeden, belirli bir uzlaşma içinde bu oyuna katılırlar ve oyun onların gerçekliği olur. Bir kültür öğesi olan törelerin de rasyonalitesi çoktan unutulmuş gitmiştir.

Demokrasinin bir kültür olarak yerleşmesi ancak, ortaya çıkış gerekçelerinin ve rasyonalitesinin unutulması ve insiyaki bir davranış olarak toplumsal pratiğe geçmesi durumunda mümkün olacaktır. Bu topraklarda demokrasiden söz etmek, göstermelik bir davranıştır, biraz da özentidir. Burada insanların dayanışma kültürü demokrasi üzerine değil; onları sürekli “suçlu olmak”la tehdit eden müeyyidelerin gölgesinde, müsamaha etmek-müsamaha görmek üzerine kuruludur. Demokrasi anlayışımız da durumu idare etmekten daha öteye gitmez; içinde yer aldığımız değil, hariçten katıldığımız bir oyundur demokrasi.

O zaman, kadınlar niçin müsamaha görmezler?

Kadın kutsaldır. Şairane bir ifade olarak değil; bu kültürde kelimenin tam anlamıyla, kadın kutsaldır. (Meraklıları, bu kutsallık atfının kökenini, etkisinden bir türlü kurtulamadığımız arkaik kültürler üzerinde biraz tefekkür ederek sezebilir.) Kutsal, günümüzün tüm-dünyalı demokrasisiyle çelişir. Kutsallık statüsü içinde kabul edilemeyen tüm davranışları kadını, aşağıların aşağısına atar. Kadının suçu, zamana uyup gündelikleşmektir, dünyevileşmektir. Daha da kötüsü, kendisine atfedilen kutsallığın ikiyüzlülük olduğunu, oyun olduğunu fark etmektir.

Oğuz Atay’ın dediği gibi; “Bağışlanmayan tek suç, bu oyunu fark etmek, bu oyuna karşı çıkmaktır. Gerçeği aramaktır.”

Oyun tutsaklıktır. Özgürleşmekten korkan erkeklerin ikiyüzlülük kültürüne hoş geldiniz.

Kategori: 1. Paragraflar | Yorumlar Kapalı